Başlayalı uzun zaman oldu ama araya giren olaylar yüzünden Melekler ve Şeytanlar filmini yeni görebildim. Aslında bu tip filmlere meraklı değilim, görmesem de bir şey kaybetmezdim. Sadece Nürnberg’te görüştüğümüz zaman Armin Mueller Stahl bu filmde oynadığını söylemişti. Onu görmek için gittim. Stahl kırmızı giysisiyle Kardinal Strauss rolünün de hakkını vermiş, iyi oynamış ama gerisi boş.
Bildik Vatikan, Papalık, İllüminati abartmaları, bilim ve din üzerine ucuz felsefi sözler, korkunç gürültülerle sunulan aksiyon sahneleri. Bir ara sanki film değil de resimli bir Vatikan turistik rehberi izliyormuşsunuz gibi hissettiren sonu gelmez kilise, şapel, kule, heykel, mezar sahneleri.
Ve papalık seçimine ait siyah duman-beyaz duman gibi beylik klişeler.
Filmi izlerken bir ara André Gide’in “Vatikan’ın Zindanları”nı düşündüm. Okuyalı en az kırk beş yıl olmuştur ama kahramanın adının Lafcadio olduğu hatırımda.
Gelelim dört santimlik dünya meselesine.
Büyük sinema salonu tenhaydı, toplasan yirmi kişi, çoğu genç. Son anda birileri daha geldi, koltuklara kendilerini attılar. Bu gençlerin davranışlarına dikkat ettim. Delikanlılar asık bir suratla girdiler salona, yer numaralarını bulup kendilerini koltuklara epey yukarıdan bıraktılar.
Büyük bir süratle ellerindeki patlamış mısırları yediler, kolaları içtiler. Daha sonra iyice kaykıldılar koltuklara, yatar gibi bir pozisyon aldılar. Birbiri üstüne attıkları ayaklarını havaya doğru uzattılar.
Film başladıktan sonra da sürekli olarak ellerindeki telefon ekranlarına baktılar. Mesajlar aldılar, mesajlar yazdılar. Perdede kan gövdeyi götürürken bile karanlık salonda, ekran ışıkları, ateşböcekleri gibi yanıp sönmeye devam etti.
Kısacası bağımlı oldukları bilgisayar ve telefon ekranından, onlara göre heyecanlı olduğunu tahmin ettiğim bir aksiyon filmini seyrederken bile kurtulamadılar. Dünyaları o ekranla sınırlıydı.
İnsanların değişimi ve makinelerle bütünleşmeleri, bilim kurgu olarak sunulurdu bizlere. İleride şöyle olacak, böyle olacak diyen kitapları okur, hayretten hayrete düşerdik.
Ama şimdi görüyorum ki bilim kurgu gerçeğe dönüşmüş durumda. Genç kuşaklar dünyayı o küçük ekranlardan tanıyor, oradan izliyor, onunla iletişim kuruyorlar. Daha doğrusu kuramıyorlar.
Tuhaf bir durum değil mi?
Zülfü Livaneli / VATAN