Söylediğim çok açık ve net:
Türkiye otuz yılda kırk bin insanını yitirdi. Anadolu’da şehit cenazesi girmeyen il, ilçe kalmadı. Meclis komisyonu raporuna göre 17 bin cinayetin faili meçhul.
Türkiye kalkınmaya, sağlığa, eğitime ayıracağı yüz milyarlarca doları savaşa harcadı. Bunun bir otuz yıl daha sürdüğünü düşünün.
Kırk bin çocuğumuzu daha mı kurban edelim?
Bu topraklar kana doymadı mı?
Davul zurnayla askere uğurlanan çocuklar, çam tabutlar içinde mi dönsün?
Türkiye daha yıllarca kanasın, iç savaşa doğru mu gitsin?
Bunu mu istiyorsunuz?
AKP bana çok zararı dokunmuş, karşı olduğum bir partidir ama bu konuda bir açılım yapacağım diyorsa, en azından muhalefet partilerinin “peki konuşalım” demesi gerekmez mi?
Genelkurmay bile bu konuyu görüşüyor da muhalefet niçin görüşmüyor?
Askerden daha mı askerler?
İçeriğin ne olduğunu bilmiyorum ama barışın telaffuz edilmesi bile önemli.
***
Yazılarımda bazı DTP’li milletvekillerinin sürece hizmet etmeyen, aşırı konuşmalarını da eleştirdim.
Bunları yazmamın sebebi çok basit.
Çünkü bu ülkenin bölünmesini ve korkunç bölünme acıları çekmesini istemiyorum.
Ama anladığım kadarıyla bazı çevreler bunu çoktan göze almış.
Vuralım, kıralım mantığı içindeler.
Çünkü onların çocuğu askere gitmiyor.
Nasıl olsa bu ülkede harcanacak çocuk çok. Kırk bin daha gitse ne olur, elli bin daha gitse ne olur?
***
Hiçbir devlet kendisine karşı düzenlenen silahlı saldırıları kabul etmez, Türkiye de etmeyecektir elbette.
Ama yirmi beş yıldır PKK ezilemiyorsa, dağa çıkmalar devam ediyorsa, Türkiye bir türlü bu dehşetin üstesinden gelemiyorsa “nerede yanlış yapıyoruz” diye sormanın zamanı gelmedi mi?
Sırtında yumurta küfesi olmayanlar böyle bir soru sorma gereği duymazlar elbette. Nasıl olsa ölenler başkalarının çocukları.
Siz hiç şimdiye kadar tanınmış bir politikacının, bir iş adamının, bir köşe yazarının çocuğunun şehit düştüğünü duydunuz mu?
Ne diyor türkü.
“Zengin olan bedel verir
Askerimiz fakirdendir”
Barışı savunmak dünyanın her yerinde ve her dönemde çok netameli bir iş olmuştur.
Çünkü gözleri kararmış kitleler, insanı sadece insan olarak göremezler. Bir takım sıfatlarla düşünürler.
Ben ise dünyadaki her insanı “insan” olarak görüyorum. Hiç ayrım yapmadan.
Ve insan acıları beni çok etkiliyor.
***
1986 yılında Mikis Theodorakis’le Türkiye-Yunanistan Barış Derneği’ni kurduk.
O dönemin yakıcı sorunu da buydu. İki ülke savaşın eşiğindeydi.
Bu girişimin nasıl ağır tepkiler aldığını bilemezsiniz.
Türkiye’de bazı çevreler beni Yunan ajanı olarak ilan etmeye kalktı.
İşin komiği aynı saldırıların Yunanistan’da Theodorakis’e “Türk ajanı” olarak yapılmasıydı.
Oysa biz, kendi ülkelerimizi çok sevdiğimiz için yapıyorduk bu girişimleri.
Ve zaman bizi haklı çıkardı. İki ülke arasındaki dostluğa karınca kararınca katkımız oldu.
***
Atatürk, Mussolini için diyor ki: “Bu adam harpten korkmaz. Çünkü harbin ne demek olduğunu bilmiyor. Ben harbi bilirim ve korkarım.”
Şahsı için hiçbir korku duymayan büyük komutanın sözleri böyle.
Ama savaş acısının ne olduğunu bilmeyenlerin İstanbul lokantalarından, plazalarından ahkâm keserek binlerce çocuğumuzu daha öldürtmesi normal.
***
Ben dünya tarihindeki her hümanist sanatçı gibi barışı ve kardeşliği savunuyorum.
Bu benim hayata karşı duruşumdur ve Pir Sultan’ın dediği gibi “Düşmanlar karşımda satır bilese” bundan vazgeçmem, geçemem.
Zülfü Livaneli / Vatan